Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Martılar da Bıraktı Bu Şehri

2

‘‘ Martılar da bıraktı bu şehri…’’ 

     Kayıp  şehrin çiğdem kokan sokaklarının bir parçasıdır bu yazı. Sarıdır çiğdemler. Yani ayrılık. Ne kalandan bir ses yükselir bu ayrılığa ne gidenden. Önce şairler bıraktı bu şehri. Yazmaz oldu kalemler bu şehrin adını. Sonra yapraklar döküldü bir bir., çağlayanlar akmaz oldu. Rüzgar selam getirmez gidenlerden, güneş tebessüm etmez oldu. Sonra bulutlar…

      Üzerine merdiven kurup çıktığımız ve  sevgilerle tatlı hayaller  kurduğumuz bulutlar.. Onlar da terk etti bu şehri tüm terk edenler gibi. Kafdağının ardından umut getiren martılarımız vardı. Her martı bir umuttu bu şehir için. En vefalı sandığımız martılar da bıraktı bu şehri.

     Düşlerde hayaller, yüreklerde sevgiler sokaklarda çiğdemler kaldı bu şehri ayakta tutan.hayaller.. Bulutlar üzerinde kurulan sevimli, renkli hayaller…

     Sevgiler…

      Ayrılınca yürekleri burup geçen, ardından sessizce gözyaşı dökülen sevgiler…

      Ve çiğdemler…

      Bu şehrin en vefalı dostları! Sonbaharda yaprakların terk edişi gibi terk ederken herkes şehrin caddelerini, çiğdemler kaldı bir…

     Yürekler yaşanan ayrılıklardan bir hayli yorgun, gözler gözyaşı dökmekten solgun. Fırtınaların koptuğu bu şehirden kalmadı celal,

                                                        Şehir sessiz,

                                                                          Kimsesiz,

                                                                                        Bi-mecal

                                                                                              …


Fidan GEDİZ

Avare

2

 

Avare oldum elinden işim gücüm yok
Aşk dilenip, türkü yapar satar demişsin
Bir selam bekledim senden demek o da çok
Bir gülüşüm ona üç ay yeter demişsin

 
Ben yoluna güllerimi serdim demiştim
Dikenleri ayağıma batar demişsin
Gün geçtikçe artar oldu derdim demiştim
Üzülmesin, öldüğün de biter demişsin

 
Varsın tutuşsun yüreği yansın bir ömür
Yiğidin başında duman tüter demişsin
Aman beddua etmesin bana ne olur
Delilerin bedduası tutar demişsin

 

Bu enfes parçayı dinlemek için adres linki aşağıdadır ;

http://www.youtube.com/watch?v=kYl7V3jLN38  

yada 

http://www.vtunnel.com/index.php/1010110A/40dc63a8e21313c182759929707f4750ebbe08cc73d2133dd7349b6b56f5c7667c9a7020c6986ace17622

 Ali KINIK

Leyla

siyah gözler

 

 

 

 

 

 

Leylasız Mecnunlar diyarı kahpe yeryüzü.

Leyla değil miydi ?

Göstermedi Mecnun’a bir  günyüzü.

Bir kitap yazmıştı da Mecnun,

Adı aşk! Uzun mu uzun,

Leyla idi onun önsözü…

 

İbrahim

Bilin ki

adsiz1

Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

Beceriksiz adımlarla yürüyen bir kıza rastlarsanız. Sanki düşecekmiş gibi, sanki ayakları birbirine dolaşacakmış, bir yere takılacakmış gibi. Merdiven kollarını sıkı sıkı tutuyorsa. Aceleyle yürüyorsa mesela. Kalkacak son vapura, son trene yetişecekmiş gibi hızlı atıyorsa adımlarını. Yere, toprağı incitecekmiş gibi basıyorsa, yer çatlayacakmış gibi ürkek atıyorsa adımlarını. Şaşkınsa bir masaldan şehre düşmüş gibi.

Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

Utangaç bir kız yüzüyle karşılaşırsanız, başını yerden kaldırmıyorsa. Gözlerine hüzün düşmüşse. Karanlık değmişse bakışlarına. Gece gökyüzünü seyretmekten ay ışığının izi kalmışsa yüzünde. Gözlerinden yıldızlar dökülüyorsa mesela. Nereye baktığı anlaşılmıyorsa. Her şey gözlerinde kayboluyorsa. Kirpiklerine yakamozlar takılmışsa. Gözleri denize bakan bir balıkçının gözleri gibiyse.

Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

Genç gürültülerin arasında sessiz bir kıza rastlarsanız, kalabalığın ortasında bir sükut yürüyorsa. Tam konuşacakken dudakları titriyorsa, saklaması gereken bir sırrı taşıyormuş gibi. Bir ortaçağ bilgesinin susuşu gibiyse sessizliği. Henüz evrenin yaratılmadığı zamanlardan kalma bir sükutsa mesela. Bir Hint hikayesinin tanrısal suskunluğunu taşıyorsa.

Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

Saçlarını taramayı becerememiş bir kızla karşılaşırsanız. Konuşurken saçlarını savurmuyorsa. Sıkı sıkıya tokalarla yapıştırmışsa saçlarını. Uyumsuz kıyafetler varsa üzerinde. Yakıştırmasızca giydiklerini. Güzelliğinden utanıyorsa mesela. Yaz sıcağında boğazlı bir kazak giymişse. Bir pardesü giyip yün bir başlık takmışsa kafasına. Ya da modası geçmiş bir şapka takıyorsa. Ellerini sürekli başına götürüyorsa, saçlarını tıkıştırıyorsa şapkasından içeri. Ürkekse, bir başınaysa…

Bilin ki o kız, başörtülü bir kızdır.

Bilin ki, bir kez daha kaybetmişizdir.

 

Tarık TUFAN

İroni

ironi2

 

 

Yasal Uyarı !

Bu yazıda adı geçen tüm kurum ve kuruluşların , tüm isim ve bilgilerin  gerçek  hayatla hiç bir alakası olmayıp tamamı hayal ürünüdür !!!

 

Renklerin karıştığı noktadır ironi. Zihinlerin nadiren farkına vardığı ama hep gözümüzün önünde duran resimdir.

6. histir ironi, 25. saat, 31. gün ya da 5. boyuttur.

Dünyanın en uzun boylu basketbolcusunun, dünyanın en kısa boylu milletinden çıkmasıdır.(Yao Ming)

Zenginlerin eline yakıştırılan golf sopasını en iyi sallayanın, ezilmişliğin ve garibanlığın rengi olan siyah renkli birisi olmasıdır.(Tiger Woods)

İkinci sınıf vatandaş muamelesi gören zencilerin isyankârlığını simgeleyen rap müziğini en iyi yapanın zengin bir beyaz olmasıdır. (Eminem)

Devletin başındakinin ismi ile terörist başının isminin aynı olması, kendini Kürt milliyetçiliğinin temsilcisi sanan zat-ı cahilin soyadının dahi Türk olmasıdır. (Gül-Öcalan / Ahmet)

Aziz Nesin ‘in de anlattığı gibi; çıkarılan soyadı kanunundan sonra tembellerin ‘Çalışkan’, ikiyüzlülerin ‘Düzgün’  soyadını almasıdır.

İroni tuhaflıktır.

İroni güldürüp-düşündüren, şaşırtıp-uyandıran, duraklatan vakaadır.

Aile kurup yönetmekten aciz olanların, adı ‘Devlet’ diye devlet yönetebileceğini sanmasıdır.

İroni; ülke satılıyor diyenlerin ‘’ellerinde satacak kötü bir namuslarının ve vicdanlarının’’ dahi olmaması, polisin çete liderliğine soyunması, milletin hür iradesini temsil etmesi gereken vekilin milletin iradesine kota koymasıdır.

Ben ironiyi daha derin anlatırım ama neyse…

 İbrahim

 

 

Siyah-Beyaz

Bu yazımız başka bir sitede yayınlandığı için ayrıca burada yayınlamıyoruz…

Yazımızın yayınlandığı adres :

http://www.asagidikmenkoyu.com/index.php/component/content/article/56-konuk-yazar/142-siyah-beyaz-halil-brahim-en

 

İbrahim

GATAkulli

gata2

Ergenekon operasyonu dahilinde olup bitenler herkesin malumu. Ortada kocaman bir santranç tahtası var. İki taraf ta birbirine karşı maksimum direnci gösterme stratejisine dayandırıyor oyun anlayışını.

Anlayacağınız kimse oyunu kazanma peşinde değil ya da doğru ifadesiyle her iki tarafta oyunu kazanamayacağını düşünüyor.

O yüzden ’’ bir pislik çıksa da oyun iptal olsa ‘’ hevesiyle iki tarafta isteksizce uzatıyor oyunu. Yapılan hamlelerin hiçbirisi şahı devirmek amaçlı değil. Amaç sadece santranç tahtası dağıtılana kadar en az sayıda taşını kaybetmek. Bunları eğer 5 ay önce yazsaydık size saçma gelebilirdi. Ama operasyonun gidişatı ne yazık ki bir parça haklı olduğumuzu gösteriyor.

Özellikle son dönemde meydana gelenler adeta bir komedya. Tutuklanan general eskileri bir bir GATA’ya sevk edilip sonra da bir GATA-kulliyle salıveriliyor. Komedi ise (hatta tarjik-komedi) bundan sonra başlıyor.

Salıverilen general eskilerinden birinin eşi GATA’da ki askeri tabiple eşinin sağlık durumu hakkında ciddi ve tıbbı !!!! bir konuşma yapıp adeta yargı ile dalga geçiyor. Ağır beyin kanaması geçirdiği söylenen e. general 2 hafta sonra eşi ile kolkola, keyfi yerinde bir şekilde yürüyüş yaparken görüntüleniyor.

İşin ilginci ne hastahaneye kaldırılırken ne de sözde tedavi sürecinde e. generalin tek bir kare fotoğrafı yok ki kolunda bir serum olsun.

Diğeri ise daha bir planlı. Aşırı kilo kaybı bahanesiyle GATAkulli yapan e.general daha sonra telefonda övüne övüne ‘’günde nasıl 5 km yürüyüp, 100 mekik çekerek’’ kilo verdiğini anlatıyor. Hatta şimdilerde 90 kg olduğunu söylüyor. Allah afiyet versin ne diyelim…

Konuşmasının bir kısmında da külhanbeyliğini yine elden bırakmayıp devletin ne kadar üst düzey yöneticisi varsa (başbakan,bakanlar,genelkurmay başkanı) hepsine bir güzel giydiriyor.

Düşünün ki bir adam var. Karısı bir cani tarafından tecavüze uğramış. Adam karısının ırzına geçeni biliyor. Hatta cani yaptığı bu bi-insanlığı arkadaşlarıyla telefonda konuşurken ağzından salyalar aka aka anlatıyor.

Adam bu konuşmaları da dinliyor bir güzel ama gel gör ki; gidip bu ırz düşmanının yakasına yapışıp ta ‘’sen bunu nasıl yaparsın a vicdansız ’’ diyemiyor. Çünkü eldeki malzemelerin hiçbirisi ne yazık ki hukuki delil sayılmıyor.

Şimdi burası bir hukuk devleti mi??? Ya da bu operasyon bir temiz eller operasyonu mu ???

HAYIR.. HAYIR.. HAYIR..

Yargılananlar ya da tutuklananlar o kadar çaptan düşmüş ve ağzı gevşek insanlar ki, insanın aklına bambaşka şeyler geliyor. Sanki bu operasyonu fırsat bilen ergenekonun asıl sahipleri, fırsattan istifade ne kadar işe yaramaz çürük elma varsa bir bir onları temizliyorlar içlerinden.

Yani görünen o ki; çekilen bunca sancı ergenekonu bitirme sancısı değil de yeni nesil ergenekonun doğum sancısı. Tüm bu yapılanlar da bebeğin sağlıklı bir doğumla dünyaya gelmesi için ortamın sterilize edilmesine benziyor.

Kısacası var bu işte bir GATAkulli.

İbrahim

BEN ve ben

 

Büyüdükçe büyüdüm, büyük olanı gördüm

Görünce anladım ki, zerreden de küçüktüm

 

Uçtum uçtum yükseldim, en tepeleri gördüm

Zirvelerde anladım, aslında hep süründüm

 

Küçüldükçe küçüldüm, o dar kapıdan geçtim

Bin şükür mevlam sana, doğru olanı seçtim

 

İndim indim alçaldım, sıfır; yüksekte kaldı

Alçalan şeytanımdı, büyüklük bende kaldı

 

Bağlandıkça bağlandım, ondan sonra anladım

Anlayınca ağladım, ondan sonra paklandım

 

Bağırdıkça bağırdım, yıkamadım tek kule

Susunca şaşa kaldım, darmadağın bir kale

 

Küçük küçük kapılar, ardı bomboş ve hüzün

Büyük kapıya vardım, orda cümbüşü görün

 

İbrahim

Gece

yazili-gece-resmi

Saat gece yarısını biraz geçmişti uyuyamayacağını anladığında. Yine işe yaramamıştı erkenden yatağa saklanmak.

Kalktı.
İçleri soğumuş terliklerini tekrar giydi. Hemen yatağın yanındaki masada duran yarısı boşalmış paketi pijamasının cebine koyup mutfağa yürüdü.


Mutfaktaki küçük radyonun sesini açtı.


Ocakta duran soğumaya yüz tutmuş çayın altını yakıp, pijamasının cebinden çıkardığı parlak paketten bir sigara alıp ocaktaki ateşten tutuşturmaya çalıştı.
Gece yarısı kalkmalar sıklaşmıştı bu ara. Hele bir de sigarasını yakmışsa bu onun iyice asabi olduğu bir vakit demekti.


Sigarasını tutuşturmak isterken ocakta yanan kirpikleri bir kat daha arttırmıştı asabiyetini.
Hıncını sigaradan çıkarırcasına deriiin bir nefes çekti.


Kendini mutfakta ki yeşil kanepenin üzerine bıraktı. Biraz olsun geçmişti asabiyeti. Bir fincan çayı da sigaraya eşlik edince keyfi biraz olsun yerine gelmişti sanki.
Tam kanepeye biraz daha yerleşip keyifle çayını yudumlayacakken birden radyodaki şarkı çalındı kulağına.


Sanatçı, sevgilisinin gözlerine bakarak konuşan bir aşığın ses tonuyla “Bir kara kaşın,bir kara gözün değer dünya malına” diyordu.


Durdu.
Çayını masaya geri bıraktı.O sırada unuttuğu sigarası küllükte sönmek üzereydi.
Bir ölünün donukluğuna bürünen gözlerini hiç kırpmadan bir süre daha dinledi şarkıyı.
Gözünün önüne geldi o “bir çift kara göz.’’


Yeniden hüzünlendi…


Onu düşündü…


Belli ki o da biliyordu zeytin gözlerine dünyadan daha fazla değer verildiğini. Biliyordu kılıçtan keskin kaşlarının altına saklanan simsiyah gözlerin baktığı yeri kül eden yakıcılığını.
Sinirlendi yine…


Radyoya kızdı bu sefer.


Ne hakkı vardı ki şimdi onun moralini bozmaya.


Yeni yaktığı sigarayı da küllükte söndürüp ayağa kalktı.


Hızlı bir hareketle elini radyonun kapatma düğmesine uzatmıştı ki birden durdu…


Dudakları hafifçe yana kıvrıldı.


Yüzünde bir tebessüm belirmişti.


Radyodaki tok sesli sanatçıdan şimdi başka bir eser yayılıyordu evdeki sessizliğin içine…
“Güzelliğin on para etmez şu bendeki aşk olmasa.”

İbrahim